Evet, benim için yapması en zor konulardan birine geldik. Türkiye'deki sokak hayvanları, spesifik olaraksa sokak köpekleri konusu. Aslında bu videoyu size geçen sene hazırlamıştım.
Çünkü o dönemde bu konu gündemdeydi. Ama duygular o kadar yoğundu ki rasyonel bir şekilde konuşmak zor olacak diye yayınlamadım. Sonra da kaldı öyle.
Şimdi ise bu konuda büyük bir karar alınmak üzere gibi gözüküyor. Dolayısıyla bunu yayınlamak elzem oldu. Ayrıca sokak hayvanları konusunda taban tabana zıt olan iki ülke: Türkiye ve Amerika'da yaşamış, 8 yaşındayken bir Doberman tarafından metrelerce kovalanmış ve kıl payı kurtulmuş biri olarak; hem eşi hem annesi köpekler tarafından ısırılmış biri olarak, şu anda biri bir kangal-çoban kırması bir dana olmak üzere, hepsi barınaktan veya köpeklerini istemeyen ailelerden alınmış 5 köpeği ve 2 kedisi olan biri olarak; biyolojideki asıl ilgi alanı etoloji yani hayvan davranışları bilimi olan biri olarak; ama hepsinden önemlisi, işin hem bilimsel hem de etik taraflarının olduğunun farkında olan biri olarak ve tabii ki sizlerin düzenli olarak izlediği, konulara yaklaşımımın nasıl olduğunu bildiğiniz biri olarak; bu konu hakkında sizlere biraz olsun bilimsel perspektif katabilirim diye düşünüyorum.
Bu videonun orijinal hali bir buçuk saatlik bir kayıttı. Ama bunu izlemenin kolay olmayacağını düşünerek bu kısaltılmış versiyonu hazırlamayı seçtik. Uzun versiyonun metnini aşağıdaki bağlantıya tıklayıp evrimagaci.
org sitemizden okuyabilirsiniz. Orada bu videoda konuşacağımız her bir konunun çok daha derin bir analizi ve kaynakları ve tabii ki konuyla ilgili buraya sığdıramadığım ekstra bilgiler mevcut olacak. Her neyse, hadi toplanın.
Bu zor konu hakkında biraz konuşalım. Alt yazı: Utku Derin evrimagaci. org/utkuderin2001 Öncelikle sokak hayvanları konusundaki kavganın neredeyse tamamını tek başına izah edebilen 4 önemli tespit yaparak başlamak istiyorum.
Buna size bir soru sorarak başlayacağım. Sizce Türkiye, kişi başına düşen köpek popülasyonu bakımından Avrupa'da kaçıncı sıradadır dersiniz? Herhalde birinci sırada olmalıyız, öyle değil mi?
Bu kadar olay olduğuna göre. Gerçekte cevap: Sonuncuyuz. FEDIAF, Statista ve World Atlas verilerinin harmanlanmasıyla üretilen bu grafikte Türkiye'de 1000 kişiye 14 köpek düşerken Romanya 216 köpekle lider.
İngiltere'de 128 köpek, Almanya'da 129 köpek, İtalya'da 140 köpek düşüyor. Ama bu nasıl olur? Bizim ülkede 10 milyon köpek yok muydu?
Bunlar birkaç yıla 30 milyona ulaşmayacak mıydı? Bu da ikinci önemli tespitimiz: Hayır. Bu sayıların dayanağını çok araştırdım ama güvenilir hiçbir kaynağa ulaşamadım.
Daha ziyade bu sayılar milyon gibi sayıların ne anlama geldiğini anlayamayan kişiler tarafından uydurulmuş ve sonradan, anladığım kadarıyla, ideolojik nedenlerle çeşitli haber sayfalarında kopyala yapıştır ile yayılmış gibi gözüken sayılara benziyor. Evcil Hayvan Maması Üreticileri Federasyonu FEDIAF'ın verilerine göre Türkiye'de 1,5 milyon köpek yaşıyor ve bu sayı, Türkiye'yi Avrupa'da ortalara, yaklaşık 15. sıraya koyuyor.
Ama açıkçası FEDIAF'ın Türkiye verileri de güncel değil gibi. Çünkü birbirine zıt görüşte olan ve farklı çözüm önerilerini savunan siyasi partilere ait kurumların yaptığı daha güncel sayımların hepsi, Türkiye'de daha ziyade 2 ila 4 milyon civarında bir köpek popülasyonu olduğuna işaret ediyor. Ki video başında bahsettiğim ve sitemizden okuyabileceğinizi söylediğim o uzun versiyonda, birbirinden bağımsız veri hatlarıyla da bu 2 veya 3 ila 4 milyon arası popülasyonun neden daha makul bir sayı olduğunu okuyabilirsiniz.
İşin tuhaf tarafı, Türkiye'de 10 milyon köpek olsaydı bile, bu konuda hep örnek gösterilen İngiltere ve Almanya gibi ülkelerden daha az sayıda köpeğimiz olurdu. Rusya'yı saymıyorum bile. Daha gerçekçi olan 4 milyon sayısı, bizi Ukrayna ve Romanya'nın arkasında 10.
sıraya koyuyor ve 4 milyon köpek ve 85 milyon insan üzerinden hesaplarsak bizde kişiye 47 köpek, neredeyse kesin olarak uydurma olan 10 milyon sayısı üzerinden hesaplarsak 1000 kişiye 117 köpek düştüğünü görüyoruz. Avrupa ortalaması ise 130. Yani 10 milyon köpek durumunda bile Avrupa ortalamasının altında kalıyoruz.
Durun ya, bu işin içinde bir iş var gibi, değil mi? Bu kadar yaygara koparılırken nasıl olur da sokaklarında bir tane bile köpek olmayan o gelişmiş İngiltere'den, o gelişmiş Almanya'dan daha az sayıda köpeğimiz olur? Bunu anlamak için üçüncü tespitimizi yapmamız lazım ve bu tespit bir diğer haritadan geliyor.
Bakın, Türkiye sadece köpek sıklığı bakımından değil, aynı zamanda evde köpek bakan insan oranı bakımından da Avrupa'da son sırada. Türkiye'deki hanelerin sadece %5'inde köpek varken köpek sayısı bakımından lider olan Romanya'da köpek sahipliği oranı %45, Almanya'da %21, İngiltere'de %33. Haa, burada çok önemli bir farkındalığa ulaşıyoruz.
Demek ki elimizdeki sorunun ifade ediliş biçimi doğru değil. Türkiye'de nüfusa kıyasla o kadar da fazla sayıda köpek yok. Türkiye'deki sorun, ülkemizdeki köpeklerin sahiplenilme oranlarının aşırı düşük olmasında.
Dolayısıyla o görece az sayıdaki popülasyon, sokaklarda yaşamaya zorlanmış oluyor. Şöyle düşünün, köpek sahiplenme oranımız %5 değil de, Romanya veya Amerika'da gördüğümüz gibi %50 civarında olsaydı, yürüdüğünüz sokakta 10 köpek değil, sadece 1 köpek görürdünüz. Köpek-insan etkileşimleri inanılmaz az olurdu ve muhtemelen ortada bir problem olduğunu düşünmezdiniz.
Eee, bunu tespit ettiğimize göre o zaman ortada problem yok mu? Var. Hem de çok büyük bir problemimiz var.
Bu da bizi dördüncü ve en önemli tespitimize getiriyor. Sokak köpeği diye bir şeyden bahsediyor olmamız, sorunun ta kendisi. Bakın; biz sokak köpeklerini öylesine kanıksamış haldeyiz ki bir köpeğin sokaklarda yaşamasını, arada gelip başını okşatmasını ya da ne bileyim gelip de yanımıza karnını açıp kendisini sevdirmesini sevimli, normal, iyi bir şey olarak görüyoruz.
Ama bugüne kadar yapılan istisnasız olarak bütün çalışmalar; köpeklerin sokaklara terk edilmesinin, onların yaşam kalitesini ve ömür beklentilerini en az yarı yarıya, kimi durumda %80'lere varan oranlarda düşürdüğünü gösteriyor. İstediğiniz kadar kapınızın önüne bir kap mama, bir kap su koyun; sokakta köpek bırakıyor olmak demek, köpekleri zaten ölüme terk ediyor olmak demek. Dolayısıyla bilimsel verileri takip eden, rasyonel düşünebilen herhangi birinin, sokaklarda köpeklerin yaşamasının sağlıklı veya normal bir şey olduğunu kabullenmesi mümkün değil.
Ki gördüğüm kadarıyla da Türkiye'de dahil, uluslararası camiada dikkate değer, bu işin içinde olan herkes bu gerçeği kabul ediyor. Türkiye'de dahil, gelişmişlik ve medeniyet iddiasında bulunan her ülkenin sokak köpeği politikası, "sokak köpeği" diye bir şeyin var olmamasını hedeflemeli. Bakın bu benim şahsi kanaatim veya köpek düşmanlığı falan değil, bilimsel konsensüs bunu söylüyor.
Mesela ülkelerin kedi ve köpek popülasyonlarına insancıl, hayvansever, etik ve rasyonel bir şekilde yönetmeleri konusunda danışmanlık veren, Uluslararası Refakatçi Hayvan Yönetimi Koalisyonu veya kısaca ICAM, düzenli aralıklarla inanılmaz detaylı ve müthiş öğretici yönergeler çıkarıyorlar. Bu yönergelerde bir ülkedeki hayvanların refahının bilimsel metotlara uygun şekilde arttırılması için çok sağlam önerilerde bulunuluyor. Hatta yönergelerinin 2007 versiyonunun Türkçesi de var.
Aşağıya linkini bırakacağım. Baştan sona okumanızı tavsiye ederim. Ama ICAM'in söylediği de diğer bütün profesyonel organizasyonlarınkiyle aynı.
Köpekler asla sokakta yaşamaya itilmemeli. Ama halihazırda sokaklarda olan köpekler de insana yakışır bir şekilde yönetilmeli. Eh, aklın yolu bir.
Peki bunu nasıl başaracağız? Tabii ki haldur huldur iş yapmayarak, bilimi takip ederek ve bu konuda paydaş olan sadece o taraf veya sadece bu tarafın değil; herkesin endişelerine kulak verip en iyi yöntemleri bularak. ICAM gibi kurumların yönergeleri de işte tam bu tür kaygıları tatmin etme amacıyla hazırlanıyor.
Mesela beni o raporlarda en çok tatmin eden şey, popülasyon yönetiminin merkezine bilimi koyuyor olmaları. Bilimde, bir bölgedeki canlı popülasyonlarını inceleyen matematiksel biyoloji sahasına "popülasyon dinamiği" diyoruz. Popülasyon dinamiğinin ilk adımı da kontrol etmek istediğimiz canlının bulunabileceği bütün durumları ve bu durumlar arasındaki geçişleri tespit etmek.
Biz de şimdi sizinle bunu yapacağız. Bakın, sokakta gördüğünüz bir köpeğin olabileceği 1 değil, 4 durum var. İlki, en yaygın olan sahipsiz köpekler veya sokak köpekleri.
İkincisi, sahipli ama kaybolmuş köpekler. Üçüncüsü, sahipli olan ama sahiplerinin serbestçe dolaşmasına izin verdiği, o nedenle de o anda, geçici olarak sokakta olan köpekler. Bunlara "sahipli geziciler" diyoruz.
Dördüncüsü ise belki Türkiye'de en çok tartışmaya neden olan durum: Komünite tarafından bakılan köpekler. Bunlar, hayvanseverlerin veya bazı kurum veya kuruluşların kolektif olarak sokakta baktığı köpekler. Bu 4 gruptan herhangi birinde olan köpeklere, "başıboş" veya "gezici köpekler" diyoruz.
Bunun zıttı olan beşinci grupsa sahipli ve sınırlandırılmış köpekler. Onlara da kısaca ev köpeği diyebiliriz. Son olarak bir de ev ve sokak haricindeki yerlerde tutulan köpekler var.
Bunları da 4 gruba ayırabiliriz. Barınaklar, pet shoplar, köpek yetiştiricileri ve diğer köpek sahipleri. Tabi bu kategoriler işin statik tarafı.
Ama bir de bu durumlar arasında geçişe neden olan ve her bir kategorideki köpek sayısının artıp azalmasına neden olan dinamik faktörler var. İşte mesela, bir köpek evden kaçıp kayıp konumuna düşebiliyor veya sahibi bulunduğunda tekrardan sınırlandırılmış köpeğe dönüşüyor. İnsanlar sokağa köpeklerini atıyorlar veya sokaktan köpek sahiplenebiliyorlar.
Sokaktaki köpekler barınaklara gidiyor veya ölüyorlar. Tüm bu durumlar arasındaki olası geçişleri bu oklarla gösteriyoruz. Bu kategoriler arası geçişe ek olarak 3 diğer dinamik faktör daha var.
Üreme, ölüm ve kısırlaştırma. Tabi bu farklı kategorilerdeki köpeklerin doğum, ölüm ve kısırlaştırma oranları da bir değil. Mesela serbest gezmesine izin verilen sahipli köpekler en çok üreyebilen kategori.
Çünkü bunlar çok iyi beslenip, çok iyi bakılıp enerjilerinin tamamını dışarıda üremeye ayırabiliyorlar. Sokak köpekleri genelde orta bir hızda ürüyorlar. Ama aynı zamanda çok daha az yaşıyorlar.
Şöyle düşünün: Bir sokak köpeğinin ortalama ömrü 2-3 yıl kadar. Gerçi bu sayı yavruların %80 kadarının yetişkinliğe ulaşamadan ölüyor olması nedeniyle bu kadar az. Yavru ölümlerini çıkardığınızda erişkinliğe erişebilen bir sokak köpeğinin en fazla 4 ila 6 yıl yaşayabildiğini görüyorsunuz.
Kıyas olması bakımından aynı hayvan, ev şartlarında 15 yıla kadar yaşayabiliyor. Arada devasa bir uçurum var. Son olarak bir de grafiğimizde göstermiyor olsak da kısırlaştırma olayı var.
Bir köpek ne kadar erken kısırlaştırılırsa doğal olarak popülasyona o kadar az yavru katabiliyor. Bu da bir cepte dursun. İşte elde ettiğimiz bu son tablo, hangi ülkede ve ne şartlarda olursa olsun, bir köpek popülasyonunun büyüklüğünün zaman içinde nasıl değiştiğini, bilimsel ve objektif olarak ortaya koyuyor.
Videoyu burada durdurup resmin bütününe bakarak istediğiniz her bilgiyi alabilirsiniz. Her ülke bu tablonun hangi kısımlarında eksikleri olduğunu tespit ederek köpek popülasyonunu öyle yönetmesi gerekiyor. Ama ne olursa olsun, artık herhangi bir köpek popülasyonunu azaltmak için yapmamız gereken her şey, net olarak gözlerimizin önünde.
İsterseniz şöyle bir üstünden geçelim her birinin. Sokaktaki köpekleri sahiplendirebiliriz. Köpeklerin sokağa atılmasını engelleyebiliriz.
Kayıp köpekleri yuvalarına daha hızlı döndürebiliriz. Sahipli köpeklerin kafalarına göre gezmelerine engel olabiliriz. Sokaktaki köpekleri barınaklara gönderebiliriz.
Köpekleri kısırlaştırabiliriz. Komünitelerin sokakta köpek bakmasına engel olabiliriz ve son olarak, köpek üreticileri ve pet shoplar gibi yerlerin, ithalat yoluyla ve ticari amaçlarla ülke içindeki köpek sayısını arttırmalarına engel olabiliriz. Bunların hepsi potansiyel çözümler ve tarafların kavgaya tutuşma nedeni de aslında bu saydıklarımdan birini veya birkaçını, diğerlerine yeğliyor olmaları ve yapılan çalışmalar gerçekten de bunların hepsinin eşit sürede eşit derecede etkili olmadığını gösteriyor.
Ayrıca bunların hiçbirinin tek başına yeterli olmadığını da net olarak biliyoruz. Hatta bu çıkardığımız şablon öylesine güçlü ki bunu matematiksel bir formüle dökerek neyi ne kadar uygulamamız gerektiğini sayısal olarak da bulabiliyoruz. Ama sizi sıkmamak adına o sayıların hesabını da sitemizdeki yazıya bırakıyorum.
Gidip kendiniz sayılarla oynayarak kendi analizinizi yapabilirsiniz. Şimdi gelelim bugünlerde çok gündemde olan şu köpek uyutma yöntemine. Tabii ötanazi videosunda da konuştuğumuz gibi "köpek uyutma" lafı köpek öldürmenin kibarı.
Yoksa konunun öyle öğle uykusuyla falan alakası yok yani. Bilimde buna "lethal removal" yani "ölümcül ayıklama" diyoruz. Ama biz daha kolay olduğu için ötanazi diyelim.
Ve tabii ki ötanazi, köpek popülasyonlarını hızlıca azaltmak konusunda etkili bir yöntem. Sonuçta köpekleri öldürürseniz sayıları da azalır. Ama bu metotla ilgili sorun sadece etik kaygılar veya toplum üzerinde bıraktığı yara gibi şeyler değil.
Ki az önce sözünü ettiğim ICAM raporlarında bunlar da tabii ki değerlendiriliyor. Ve ülkelerin ötanazi çerçevesini nasıl belirleyebileceği ile ilgili çok iyi tavsiyeler veriliyor. Onları da aşağıya bırakıyorum.
Bu metotla ilgili daha büyük problem, yapılan bütün çalışmalarda, ötanazinin sadece kısa dönemde işe yaradığının tekrar tekrar gösterilmiş olması. Uzun vadede hem masrafları çok artıyor hem de popülasyonu azaltma başarısı, daha yaygın olarak kullanılan kısırlaştırmayla aynı seviyeye ve kabaca %45 oranlarına ulaşıyor ve daha da önemlisi, uzun vadede işe yaradığı bilinen çözüm yolları etkili bir şekilde uygulanamazsa "vakum etkisi" denen bir olay nedeniyle köpek popülasyonu, çok hızlı bir şekilde eski büyüklüğüne geri dönüyor. Çünkü bir köpeği öldürdüğünüzde o köpeği ortadan kaldırmış oluyorsunuz olmasına ama aynı zamanda o köpeğin sokakta doldurmaya devam ettiği nişi, yani yaşam alanını, boşa çıkarmış oluyorsunuz.
Henüz sokaktan toplayamadığınız köpekler, bu açılan boşluğu çok hızlı bir şekilde doldurup eksponansiyel olarak üremeye devam ediyorlar. Tıpkı bir yangın sırasında oluşan vakumun hızla taze havayla dolup ateşi daha daha da harlaması gibi. O nedenle kısırlaştırılmış köpeklerin nişlerine geri döndürülmesi uzun vadede kademeli bir azalmayı sağlayarak popülasyonu toptan azaltıyor.
Yani yine, bu işi ya akıllıca yapabiliriz ya da haldır huldur yapıp başarı illüzyonuna kapılabiliriz. Bakın tarihsel bir örnek üzerinden gidelim. 2.
Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da devasa bir sokak köpeği problemi baş gösterdi. Almanlar, gidişatı dizginleyebilmek için evet, ötanazi de dahil bir dizi önlem almaya karar verdiler ve sadece birkaç yıl içinde sokak köpeği popülasyonunu, pratik olarak bugünkü seviyelerine yani kabaca sıfıra indirmeyi başardılar ve günümüz Almanya'sında, artık sağlıklı sokak köpeklerini öldürmek yasak. Öte yandan, Avrupa'da kişi başına düşen köpek sayısı bakımından rekortmen olan Romanya'ya bakalım.
Romanya, sokak köpeklerini ortadan kaldırmak için 2002 yılında ötanaziyi yasallaştırdı ve aradan geçen 22 senenin sonunda, bırakın sokak köpeği popülasyonunu ortadan kaldırmayı, problemi azaltmayı bile başaramadı. Neden? Çünkü Almanya, köpek popülasyonunun kontrolünde ötanaziyi birincil ve ana yöntem olarak kullanmadı.
ICAM'in yönergelerinde de anlatıldığı üzere, köpek popülasyonları ancak ve ancak komünite işin içine katılırsa, kısırlaştırma aktif olarak uygulanırsa ve köpeklerin sokağa atılmasının önüne geçilebilirse kontrol altına alınabiliyor. Romanya'da bu yan yöntemler, kağıt üstünde belki varlar ama doğru düzgün uygulanmıyorlar. Tanıdık geldi mi?
Ve yapılan çalışmaların gösterdiği bir diğer nokta da şu: Eğer bir ülke, vatandaşlarının sokağa köpek atmasına göz yumuyorsa ki buna hane halkı da dahil, pet shoplar ve yetiştiriciler gibi şeyler de dahil, hangi yöntemi kullanırsanız kullanın, istediğiniz kadar ötanazi kullanın, köpek popülasyonunu kontrol altına alamıyorsunuz. Yani popülasyon yönetiminde en kritik nokta, sokağa yeni köpeklerin atılmasına engel olmakta. Bu arada bu konuda hep örnek gösterilen Amerika örneğini de doğru anlamakta fayda var.
Amerika'da genelde medyada bahsedildiği üzere gerçekten de her yıl 1,5-2 milyon kadar kedi ve köpek öldürülüyor. Doğru. Ama Amerika'da bizim gibi 3-4 milyon değil, 90 milyon köpek ve 100 milyonlarca kedi var.
Bu konuda açık ara farkla rekortmen Amerika. Dolayısıyla böylesi büyük bir popülasyonun içinde ötanazi sayılarının da kulağa çok abartılı gelmesi çok normal. Daha önemlisi Amerika'daki ötanazi uygulaması 1970'lerde yılda 20 küsur milyon seviyelerindeyken günümüzde, dediğim gibi, 2 milyonun altına inmiş halde.
Çünkü Amerika'da da ötanazi hiçbir zaman ana politika olmadı. Orada da sahiplendirme, kısırlaştırma, sokağa köpek atmama, sorumlu hayvan sahipliği bilinci gibi politikalara aşırı önem veriliyor. Özetle, işi ötanaziye bırakarak kalıcı bir başarı elde etmek mümkün değil.
Bir de benim bu tartışmada anlamadığım bir şey var: Belediyeler eğer ki bugün kısırlaştırma işini düzgün yapamıyorlarsa ve sorunumuzun kaynağı buysa aynı belediyelerin ötanazi işini düzgün yapabileceği sonucuna nasıl varıyoruz? Çünkü bir düşünsenize. Eğer köpekleri öldürmek üzere toplayabiliyorsanız e onları kısırlaştırabilirsiniz de.
Sonuçta yakalamışsınız. Kaldı ki bu iki operasyon arasında sanıldığı kadar fark da yok ha. Her ikisinde de işin zor tarafı köpekleri yakalayıp tesislere getirmekte.
O noktadan sonrası basit. Kısırlaştırma da ötanazi de 5 ila 20 dakika arasında sürüyor. Her ikisinin de maliyeti 1500 ila 2500 lira civarında.
Yani bana çok farazi bir şeyi tartışıyormuşuz gibime geliyor. Ha, bu durumda elimizdeki problemin tedavisini 3 basamakta ortaya koyabiliriz. İlki cezai yaptırımlar.
Bir yasayı geçiriyorsanız ama uygulamıyorsanız buna yasa denmez, lafügüzaf denir. Bakın bunun lamı cimi yok. Şu anda ülkedeki bütün köpekler ve ülkeye sokulan her yeni köpek mikroçiplenmeli ve her birinin sorumlusu adresiyle, telefonuyla kimlik numarasıyla açıkça belli olmalı.
Köpeğin terk edildiği anlaşıldığı anda, o köpeğin ömrü boyunca devlet tarafından yönetilmesinin getireceği yük oranında para cezası uygulanmalı ki vergi mükelleflerine ekstra bir yük doğmasın. Ayrıca bu olayın tekrarında hapis cezası gibi daha caydırıcı unsurlar da bu sürece eklenmeli. İkincisi, kısırlaştırmayı doğru düzgün uygulamak ve bu konuda bir hesap verilebilirlik yaratmak.
Her şeyden önce; kısırlaştırma oranları derhal yılda %50'lerin, toplamda %80'lerin üzerine çıkmalı. Biz daha bu temel uygulamayı bile düzgün yapamıyoruz ki başka yöntemlerden bahsedebilelim. Bakın şu anda Türkiye'de barınak statüsünde 250 kadar yer olduğu söyleniyor.
Ama söylemeye gerek yok, bunların çoğu modern standartlara uygun yerler değiller. Ya şöyle düşünün: 2004'te geçirilen yasaya göre Türkiye'deki 1389 belediyenin hepsinde kısırlaştırma merkezi olarak da görev yapacak olan barınaklar kurulması gerekiyordu. Aradan geçen 20 yılda, bunların 1200'ünde barınak inşa edilmedi.
Daha kafadan %86'lık bir başarısızlık oranındayız. Kaldı ki barınak olmasa bile belediyeler veterinerler aracılığıyla kısırlaştırma yapabilirler. Ama istatistiklere baktığımızda 20 yılda 1 tane bile kısırlaştırma yapmamış 1000'den fazla belediye olduğunu görüyoruz.
1000'den fazla. Bu akıl almaz, kabul edilemez. Bu işi belediyeler yapamıyorsa buna özel kurumlar yaratılır, bu işi yapabilecek doğru kişilere doğru yetkiler verilir, bilim ve etik kurulları oluşturulur, bunlar tarafların görüşlerini dinlerler, belli bir eylem planı oluştururlar, o planı uygulamaya koyarlar ve başarısız olurlarsa da halka hesap verirler.
Bu işler böyle yürür. Zaten bakın, bu işi düzgün yapmadığımızın en net göstergesi; Türkiye'de halen kuduz epidemisi olması. Çünkü köpek popülasyonunu kontrol altında tutmak için aşılması gereken o %70'lik kısırlaştırma oranı, aynı zamanda, şans eseri, kuduz için sürü bağışıklığının devreye girmeye başladığı oran.
Ama köpeklerin doğru düzgün aşıları yapılmadığı için kuduz salgını da kol geziyor. Size bunu da ilerleyen videolarda anlatacağım. Eğer kaçırmak istemezseniz kanal bildirimlerini şimdi açmayı unutmayın.
E köpeklerin daha aşısı yapılamıyorsa kısırlaştırılıyor olmaları zaten mümkün değil. Dolayısıyla önce bu sorunun ortadan kaldırılması gerek. Türkiye'ye yüzlerce barınak ve mobil kısırlaştırma kliniği açılmalı.
Gerçi barınak barınak diyoruz ama insanlar bunu da biraz yanlış anlıyorlar. Türkiye'de kolay bir çözüm olarak tüm köpeklerin barınaklara alınması gibi yanlış bir algı var. Barınaklar, kesinlikle ama kesinlikle, kalıcı yaşam alanı olarak görülmemeli.
Çünkü barınakları işletmek çok maliyetli bir iş. Bu nedenle de hayvanların geçici olarak barınıp bakım almaları amacıyla kurulmuş yardım evleri olarak görmek gerekiyor, köpek otelleri olarak değil. Barınaklar; kendilerine gelen köpekleri tedavi etmeli, çipleri yoksa çip takmalı, sahipsizlerse kısırlaştırmalı ve sahiplendirmeye çalışmalı, bunu başaramazlarsa da köpekleri eski yerlerine bırakmalı.
Yani gelen hayvanları elden geçirip en kısa sürede göndermeliler. Bir köpek barınaklarda asla birkaç günden uzun kalmamalı. Yapmamız gereken son şey de eğitim.
Evet; "Eğitim şart. " lafını ne kadar klişeleştirirsek klişeleştirelim, gerçekliği değişmiyor. Sorumlu hayvan sahipliği konusu, eğitim sisteminin temel bir parçası olmalı.
Çünkü insanların "Nasılsa sokakta hayvan var. " diye hayvan sahiplenmiyor olması çok büyük bir problem. Bu mentalitenin bir uzantısı olarak çocuklar sokakta gördükleri köpeklerin televizyonlarda gördükleri ev köpekleriyle aynı şey olduğunu zannediyorlar.
Bu da bir dolu gereksiz sürtüşme yaratıyor. E hayatında köpek bakmamış yetişkinler de köpeklerin etrafında ne yapması gerektiğini bilemiyorlar. E halk da zaten sokak köpeği konseptinin yanlış bir şey olduğu konusunda eğitilmiyor.
Doğduğu andan beri sokak köpeklerini görüyor ve zamanla kanıksıyor. İşte tüm bunlar, zincirleme bir felaketin ana aktörleri. İnsanlara daha genç yaştan; kedi köpek davranışları, onlara karşı sorumluluklarımız, hayvanların hak ve hürriyetleri gibi şeyler öğretilmeli.
Bir de, eğitimin bir uzantısı olarak sokak köpeği popülasyonunun azaltılması sürecine komüniteler de aktif olarak dahil edilmeli. Yani işi sadece belediyelere atıp işin içinden çıkamayız. Mahallemizdeki köpeklerin sağlık durumunu takip edecek küçük ekipler kurmamız, bunlara katılamıyorsak da bu insanları desteklememiz gerekiyor.
Böylece her mahallede agresif olan, sakat olan, hasta olan köpekler erkenden teşhis edilebilir. Bunların aşılama zamanı takip edilebilir ve tüm bu süreçler belediyelerle koordine edilebilir. Bunun için internet siteleri ve mobil uygulamalar yapılabilir.
Yani amaç, sokak köpeği kavramını ortadan kaldırana kadar köpek-insan çatışmalarını proaktif olarak önlemek olmalı. Ama işte, Türkiye'de böyle eğitim veya komünite bilinci gibi şeyler sanki fasa fisoymuş, her şey sadece tepede inme kurallarla çözülebilirmiş gibi bir algı var. Bence bu, toplumumuzdaki genel bir kültür seviyesinden kaynaklı bir problem.
Eğitimi ve toplum olarak bir şeylerin üstesinden beraberce gelebileceğimiz gerçeğini tırıvırılaştırmamalıyız. Ah, işte böyle. Tüm bu anlattıklarım ışığında kendi fikrimi şöyle özetleyeyim: Bir yuvası olan köpeklerin, sokak köpeklerine göre ortalamada ne kadar sağlıklı ve huzurlu olduğunu gören biri olarak benim sokak köpeklerinin varlığını desteklemem mümkün değil.
Benzer şekilde, bu videoya sığdıramadığım sebeplerle, insanların yürüdükleri sokaklarda köpeklerden korkması, köpekler tarafından ısırılıyor olması, köpeklerin insanlarla böyle çatışmalara itiliyor olması ve çocuklarımızın bu nedenle hayatını kaybediyor olması da asla modern bir ülkede kabul edilebilecek şeyler değiller. Yani bu işin ideali, sokağa terk edilmiş tek bir köpeğin dahi var olmaması. Bunda çok fazla bir tartışma olduğunu düşünmüyorum.
Yani ortada tek bir ısırık vakası olmasaydı bile, sokaklardaki köpek sayısının sıfıra ulaştırılması için aktif bir çaba sarf etmemiz gerektiğini söylerdim. Öte yandan bu hedefe ulaşmak adına; veriye bakmadan, irrasyonel bir şekilde, duyguların yarattığı şoka kapılarak alelacele kararlar da almamak gerekiyor. Popülasyon kontrolü dün icat edilmiş bir bilim değil.
Metotları asırlardır biliniyor. Ve Türkiye, bunlar arasında işe yaradığını bildiklerimizi bile uygulamıyor. Daha bunu yapamazken başka çözümler aramak rasyonel değil.
Ve bakın, hayatımızda arada sırada sorun çıkaran çok fazla şey var: Arabalar, uçaklar, bıçaklar ve daha nicesi. . .
Bunlar her sorun çıkardığında hepsini yok etmeyi önermiyoruz. Çünkü bunların bizim için bir değerleri var. Köpeklerle olan ilişkimiz de diğer hiçbir hayvanla olmayan şekilde: Onları biz yarattık ve onları sokağa iten de yine biziz.
Kendi ellerimizle yarattığımız bu problemin çözümü de köpekleri kitleler halinde öldürmeye çalışmak olmamalı. Onların da bir uçak, bir bıçak veya bir araba kadar hürmeti hak ettiğini düşünüyorum. Ya da tüm bu anlattıklarımı tek bir cümleyle özetleyecek olursam: Bilimin bize söylediği ve neyse ki etik dürtülerimizle de örtüşen bir gerçek var.
İnsanların yaşaması için köpeklerin ölmesi gerekmiyor. Bir sonraki videoda görüşmek üzere. Hoşça kalın.