1991'de yaklaşık 3. 000 metrelik rakımda iki dağcı yürüyüş yaparken yerde ilginç bir karartı gözlerine çarpmıştı. Yaklaştıklarında bu karartının bir insan bedenini andırdığı fark ettiler.
Üzerindeki tabakayı kaldırdıklarında emin olmuşlardı; bu bir insan bedeniydi. Oyun uzanmış halde bulmuşlardı, bu kişiyi üzücü bir görüntüydü tabii. Fakat şunu da biliyorlardı: Bu tip yüksek rakımlarda hayatını kaybetmiş dağcıların bedenlerine rastlamak çok nadir görülen bir şey değildi.
Maalesef birçok dağcı, böyle riskli tırmanışlar sırasında hayatını kaybediyor ve yine genellikle, özellikle çetin şartlar nedeniyle, bedenleri öldükleri yerde bırakılıyor. Hatta Everest'te yüzlerce bedenin bu şekilde buz tabakalarında bulunduğu da biliniyor; bazıları, dağcılar için birer işaret noktası olarak da kullanılıyor. Yani evet, bu çok nadir görülen bir şey değildi; o yüzden bu dağcılar da buldukları bedenin böyle bir hikâye olduğuna düşünüyorlardı.
Ya da, dünya savaşlarında kaybolmuş bir askerin bedeni gibi yaygın bir manzaraydı. Fakat bedeni daha yakından incelemeye ve hatta onu gömülü olduğu tabakadan çıkarmaya başladıklarında bir gariplik olduğunu hemen fark ettiler ve hemen bu garipliği kayıt altına almak için yardım çağırdılar, ve bir kamera eşliğinde kazmaya başladılar. Şu anda gördüğünüz görüntüler de bu kazının gerçek görüntüleri.
Dağcılar bedeni ortaya çıkardıkça, bu beden ile birlikte üzerinde bulunan eşyalar da ortaya çıkıyordu. Mesela, bir taştan yapılmış bir bıçak vardı; çalı çırpıdan yapılmış ayakkabılar, oklar, hayvan derisinden giysiler, bakırdan bir balta. .
. Bu kesinlikle ne bir dağcıyı ne de bir askeri andırıyordu. Bu dağcıların bulgusu bir anda arkeolojik kazıya dönüşmüştü; bir tarihin kazısını yapıyorlardı sanki.
Sanki zamanda yolculuk gibiydi. Bakır bir balta, taştan bir bıçak; hangi zamandan geliyordu? Bu insan kimdi?
Orada ne işi vardı? Hem ne olmuştu ona? Neden hayatını kaybetmişti?
İki dağcı, insanlık tarihinin belki de en çok incelenen, en bilinen ve en iyi korunmuş en eski bedenini bulduklarının farkında değildi. Özal Alpleri'nde bulunmasından dolayı "Ötzi Adamı" olarak adlandırılan ve yakın zamanda bizim için de sürpriz olacak bir keşifle bildiğiniz, bizim topraklardan olduğu anlaşılan bu adamın, tarihin en uzun soluklu cinayet soruşturmasına dönüşen trajik hikâyesini konuşacağız bugün. Haydi, [Müzik] başlayalım; birlikte yükseliyoruz.
[Müzik] Havakent, havakent. . .
Bilimin yanında dağcılar, Ötzi'nin kalıntılarını çıkardıktan sonra elbette bilim insanları bu neredeyse kusursuz şekilde korunmuş bedeni laboratuvarlarına aldılar ve bu bedeni incelemeye başladıklarında şaşkınlıkları giderek artıyordu. Karbon tarihlendirme testleri göstermişti ki bu beden tam 5. 300 yıl öncesine aitti.
Üstelik sadece bir iskelet değil, neredeyse bütün dokularıyla korunmuş haldeydi. Bilim dünyası için bu inanılmaz bir hazineydi. Öyle ki, bugün birçok araştırmacı Ötzi'nin tarihteki en çok incelenen insan olduğunu söylüyor.
45 yaşlarında, 1. 60 boylarında ve 50 kilo civarında bir erkekti. Ötzi kahverengi gözlü, koyu renk saçlıydı.
Ancak bu kadarını öğrenmek bile bilim insanları için büyük bir başarıydı, çünkü bu kadar eski bir insanın fiziksel özelliklerini bu kadar net bilebilmek daha önce mümkün olmamıştı. Peki, nasıl bu kadar iyi? Sırrı, bedeninin bulunduğu yerdeydi.
Ötzi, iki büyük kayanın arasındaki bir çukurda bulunmuştu. Bu çukur, zamanla karla dolmuş ve üzeri yaklaşık 3 metre kalınlığında buz tabakasıyla kaplanmıştı. Buzulun akıntısından korunaklı olan bu nokta, Ötzi'nin bedeninin binlerce yıl boyunca bozulmadan kalmasını sağlamıştı.
Yani Ötzi, bir doğal mumya; aslında yapay mumyalardan farklı olarak insan eliyle değil, doğal şartlar sayesinde korunmuştu. O yüzden Ötzi, Mısır mumyasından farklıydı çünkü hala dokularında bir miktar su vardı. Bu da onu korumayı daha da zorlaştırıyordu ama bilim insanları için paha biçilemez bir kaynak haline getiriyordu.
Ancak Ötzi'nin hikayesindeki en büyük sürpriz, ölüm nedeninin ortaya çıkmasıyla geldi. İlk başta herkes onun bir kar fırtınasında donarak öldüğünü düşünüyordu, ta ki 2001 yılında bir radyolog, röntgen filmlerini incelerken şok edici bir keşif yapana kadar. Ötzi'nin sol omzuna saplanmış bir ok ucu vardı.
Bu keşiften sonra yapılan CT taramaları durumu daha da netleştirdi; ok, Ötzi'nin sol kolundaki ana arterlerden birini parçalamıştı. Bilim insanları, bu yaralanmadan sonra Ötzi'nin en fazla 15 ila 20 dakika yaşayabildiğini tahmin ediyorlar. Yani karşımızda artık sadece tarihi bir keşif değil, aynı zamanda 5.
300 yıllık bir cinayet vakası vardı. Peki, kimdi Ötzi? Ne iş yapardı?
Neden öldürülmüştü? Bilim insanları bu soruların peşine düştü. Yapılan CT taramaları, Ötzi'nin vücudundaki ve eklem yapısında bazı bozulmalar tespit etti; ancak üst vücudunda çok az yıpranma vardı.
Bu da onun bir çiftçi olmadığını gösteriyordu aslında, çünkü o dönemde tarımla uğraşan birinin kollarında ve omuzlarında ciddi yıpranmalar olması beklenirdi. Ancak Ötzi'nin bacak ve sırt kaslarında ciddi hasarlar vardı; dizlerinde ve kalçasında kıkırdak kayıpları tespit edildi. Bu da onun sürekli yürüyen, dağlık arazilerde dolaşan biri olduğunu gösteriyordu.
Bilim insanları adeta bir otopsi yaparak, Ötzi'nin midesinden de örnekler aldılar; son yemeğini tespit etmek istiyorlardı ve buldukları şey oldukça ilginçti: Dağ keçisi eti ve değerli bir buğday türü olan kavılca buğdayı. Yani Ötzi aslında bayağı iyi besleniyordu. Bu da kafa karıştırıcı bir durumdu çünkü hem avcılık hem de tarımla bağlantılı besinler vardı sofrasında.
Dahası, midesinde bulunan polenler gösteriyordu ki Ötzi, ölümünden önceki 48 saat içinde dağlarda sürekli aşağı yukarı hareket halindeydi. Yanında taşıdığı eşyalar da en az kendisi kadar ilgi çekiciydi; bir kürk şapka, yamalı bir deri pantolon, içi saman doldurulmuş geyik derisi ayakkabılar, silahları da vardı. 1.
8 metre uzunluğunda bir yay ve içinde düzinelerce ok bulunan bir sadak okları için özellikle kızılcık ağacını seçmişti. Çünkü bu ağacın dalları düz büyüyor ve ok yapmak için ideal malzeme sunuyordu. Ama belki de en değerli eşyası, bakırdan yapılmış baltasıydı; Avrupa'da bu bulunan en eski metal aletlerden birisi.
Bu da Ötzi'nin basit bir avcı olmadığını, daha gelişmiş bir toplumun parçası olduğunu gösteriyordu. Belki de en ilginç keşiflerden biri ise Ötzi'nin dövmeleri oldu. Vücudunda tam 61 tane dövme vardı.
Bu dövmelerin keşfi bile başlı başına bir teknoloji harikasıydı çünkü 5. 300 yıllık bir mumyanın üzerindeki dövmeleri görmek o kadar da kolay değil. Bilim insanları bunun için özel bir kamera kullandılar; gözle görülemeyen ışığa duyarlı bir kamera.
Bu sayede dövmelerin tam bir haritası çıkarılabildi. Dövmeler genellikle paralel çizgiler ve çarpı işaretlerinden oluşuyordu. İlginç olan şey, bu dövmelerin çoğunun eklem ağrılarının olduğu bölgelerde bulunmasıydı.
Örneğin, sırt ağrısı olan bölgede, romatizmalı dizinin arkasında, ayak bileklerinde. . .
Hatta yakın zamanda keşfedilen yeni bir dövme grubu, safra kesesi ve bağırsak problemleri yaşadığı bölgenin yakınında bulundu. Bu dövmelerin nasıl yapıldığını anlamak için arkeologlar deneyler yaptı; keskin bir kemik iğne kullanarak deriyi delip kömür bazlı bir mürekkep enjekte ediyorlardı, domuz derisi üzerinde yapılan deneyler. .
. Gösterdi ki, tek bir çizgi için yüzlerce iğne batırması gerekiyordu. Ötzi'nin vücudundaki 61 tane dövme düşünüldüğünde, ne kadar acı çekmiş olabileceğini tahmin edebilirsiniz.
Peki, neden bu kadar acıya katlanmıştır? Bilim insanları bunun bir tür akupunktur olabileceğini düşünüyor. Dünyanın farklı yerlerinde, Hindistan'dan Güneydoğu Asya'ya, Kuzey Amerika'dan Arktik bölgelere kadar birçok kültürde tedavi amaçlı dövme geleneği var.
Ötzi, bu geleneğin bilinen en eski kanıtıdır. Ama bu kadar değil; bu dövmeler, Ötzi'nin tek tedavi yöntemi değildi; yanında iki farklı mantar türü taşıyordu. Bunlardan birisi kav mantarı, bu mantarı ateş yakmak için kullanıyordu çünkü kurutulduğunda çok kolay tutuşuyor ve çok uzun süre yanabiliyordu.
Diğeri ise huş mantarıyla bağlı şekilde taşıyordu; bu mantarın antibakteriyel ve antiviral özellikleri var. Yaraların üzerine konulduğunda enfeksiyonu önlüyor, hatta ağrı kesici olarak da kullanılabiliyordu. Ötzi'nin bu mantarları bilinçli olarak taşıdığı düşünülüyor çünkü tam da ihtiyacı olan özelliklere sahip mantarlardır.
Bunlar, 5300 yıl önce insanların bu kadar gelişmiş tıbbi bilgiye sahip olması harikaydı. Aslında şimdi cinayet soruşturmamıza geri dönersek; kim, neden öldürmüştü? Ötzi bahsettiğimiz gibi bir ok ile vurulmuştu; bu kesindi.
Ama neden? Araştırmacılar bir senaryo üzerinde duruyor. Belki de Ötzi bir ticaret yolculuğundaydı ya da belki birilerinden kaçıyordu.
Okun arkadan gelmiş olması, saldırganın onu hazırlıksız yakaladığını gösteriyor. Belki de pusuya düşürülmüştü. Ölüm anının detayları da ilginç; ok onu vurduktan sonra, Ötzi muhtemelen o kayalık çukura düştü ya da kendisi oraya sürüklendi.
Yüzüstü pozisyonda bulunması ve burnunun deforme olması, yüzünün bir kayaya yaslanmış halde öldüğünü gösteriyor. Yani kan kaybından dolayı çok kısa sürede hayatını kaybetti, büyük ihtimalle. İlginç olan şey ise, saldırganın Ötzi'nin değerli eşyalarını almamış olmasıdır.
Bakır, balta, ok ve yay; değerli kıyafetler, hepsi orada bırakılmıştı. Bunlar o zaman için çok değerli eşyalardı. Bu da belki cinayetin soygun amaçlı olmadığını gösteriyor.
Kişisel bir hesaplaşma mıydı yoksa bir kabile çatışması mı? Bir başka detayda, Ötzi'nin ellerinde bulunan kesikler; bu kesikler bir kavgada kendini savunurken aldığı yaralar olabilir. Yani belki de ölümünden kısa süre önce başka bir çatışmaya karışmıştı.
Bedeninin bulunduğu yer de önemli bir detay; 3. 200 metre yükseklikte, dağların arasında bir geçit. Belki de bu geçit, o dönemde önemli bir ticaret yoluydu ve Ötzi, bu yolu kullanan bir tüccardı ya da belki de kaçış yoluydu ve Ötzi birilerinden kaçıyordu.
Ötzi'nin ölümünden sonra da ilginç şeyler olmuş; kalçasındaki yaraların bir kısmı hayvan saldırılarından kaynaklanıyor. Yani öldükten sonra bedeni bir süre yüzeyde kalmış ve vahşi hayvanlar tarafından parçalanmış. Sonra kar ve buz onu kapatmış ve 5300 yıl boyunca koruyarak bugün günümüze ulaştırmış.
Bu cinayetin failini asla bulamayacağız elbette ama Ötzi'nin ölümü, bize taş devrinin sonlarındaki yaşamın ne kadar karmaşık ve tehlikeli olabileceğini gösteriyor. İnsanlar ticaret yapıyor, çatışıyor, değerli eşyalar için belki de birbirlerini öldürüyorlardı; tıpkı bugün olduğu gibi. Ama belki de en çarpıcı keşif, Ötzi'nin DNA'sının analiz edilmesiyle geldi.
Genetik kodu çözüldüğünde, sadece fiziksel özellikleri değil, sağlık durumu hakkında da birçok şey öğrenildi. Örneğin, lime hastalığı vardı. Bu hastalığın bilinen en eski vakasını görüyoruz.
Kalp hastalığına yatkındır, sıfır kan grubundayım. Çok şaşırtıcı bilgiler ortaya çıktı; herkes Ötzi'nin İtalyan ya da Avusturyalı olduğunu düşünüyordu. Olmadı.
Belki de doğu Avrupalı ya da Kuzey Afrikalı; hepsi yanlıştı. 2012'deki DNA analizinde, Ötzi'nin en yakın akrabalarının bugün Sardinya ve Korsika olarak bilinen adalarda yaşadığını ortaya koymuştu. Fakat geçtiğimiz yıllarda yapılan yeni bir DNA analizi bizim için de sürpriz oldu.
Zira Ötzi, Anadolulu çiftçilerin soyundan geliyormuş. Bu nasıl mümkündü? Peki, bilim insanları bunun nedenini de buldu.
Ötzi'nin yaşadığı dönemde Avrupa büyük bir değişim geçiriyordu. 45. 000 yıl önce Avrupa'ya ilk gelen modern insanlar avcı toplayıcılardı ama yaklaşık 7.
000 yıl önce her şey değişmeye başladı. İnsanlar tarım yapmayı öğrendi ve bu yeni yaşam tarzı hızla yayıldı. 5.
000 yıl önce avcı toplayıcı kültür neredeyse tamamen ortadan kalkmıştı. DNA analizine göre Ötzi, bugün bizim ülkemizin de bulunduğu topraklardan Avrupa'ya göç eden ilk çiftçilerin soyundan geliyordu. Bu çiftçiler zamanla tüm Avrupa'ya yayıldılar.
Ancak son 5. 000 yılda Avrupa'ya yeni göç dalgaları geldi ve genetik yapı değişti. Bugün müzede Ötzi'yi ziyaret eden insanlar, camın arkasından ona bakarken aslında kendilerine de bakıyorlar.
Çünkü Ötzi, bize insanlığın değişmeyen yönlerini gösteriyor. O da bizim gibi ağrılar çekmiş, tedavi aramış, o da bizim gibi yolculuklar yapmış, tehlikelerle karşılaşmış ve maalesef o da şiddetin kurbanı olmuş. Ötzi'nin hikayesi ise hala devam ediyor.
Her yeni teknoloji, her yeni inceleme yöntemi onun hakkında yeni bilgiler ortaya çıkarıyor. Sanki bir zaman kapsülü gibi, 5300 yıl öncesinden bize mesajlar getiriyor. Ve belki de en önemlisi, bize insanlığın sandığımızdan çok daha eski ve gelişmiş bir bilgi birikimine sahip olduğunu gösteriyor.
Ve her zaman olduğu gibi, tekrar görüşene dek iyi ki varsınız. Sevgiler. [Müzik] Havakent sundu.