[Müzik] Milattan Sonra 180, Doğu Alplerin eteklerinde bugün Viyana olarak bildiğimiz yerde, Vindobona'da kemiklere işleyen bir soğuk Tuna Nehri'nin donmuş yüzeyi, şafağın ilk ışıklarıyla hafifçe parlıyor. Roma İmparatorluğu'nun en kuzey sınırındaki bu garnizon şehrinde tarihin akışını değiştirecek bir veda sahnesi yaşanıyor. Garnizon tetikte; 10 lejyonun askerleri Germen kabilelerinin ani baskın ihtimaline karşı nöbette, ama bugün farklı bir gerginlik var havada.
Karargahın ahşap döşemeli odasından gelen haberler endişe verici. İmparator Marcus Aurelius son savaşını veriyor. İmparatorun bedeni, 19 yıllık yönetimin, bitmeyen seferlerin ve amansız vebanın yorgunluğuyla bitkin düşmüş, ama gözlerindeki ışık hâlâ canlı.
Zihni her zamanki gibi berrak. Dışarıda imparatorluğun dört bir yanından haberciler bekliyor. Britanya'dan Fırat'a, Ren Nehri'nden Nil'e kadar uzanan dev imparatorluk, kurucularının hayal bile edemeyeceği bir büyüklüğe ulaşmış, Roma tarihinin en geniş sınırlarına ulaşmış.
Ama bu genişlik aynı zamanda bir kırılganlık da getirmiş; sınırlar sürekli baskı altında. Doğuda Partlar, kuzeyde Germen kabileleri. Marcus, titrek eliyle yanındaki papirus tomarı tutuyor.
Son 20 yılın düşünceleri, şüpheleri, kararları bu sayfalarda gizli; bir imparatorun en samimi itirafları. Aslında bu notlar, insanlık tarihinin en büyük sorularından birine verilmiş bir cevap: Mutlak güç, gerçekten mutlak yozlaşma getirir mi? Roma'nın cevabı netti.
Aslında Nero, koca şehri yakmış, Ciguli senatör yapmış, Domitian paranoyasıyla binlerce insanı öldürmüştü. Sanki yazılı olmayan bir yasa vardı; güç arttıkça erdem azalırdı. Ama Marcus bu yasayı kırdı, hem de nasıl.
Düşünün ki tek bir işaretin zle şehirler yakılabilir, hazineler boşalabilir, ordular harekete geçebilir. Hiçbir yasa, hiçbir güç sizi sınırlamıyor ve siz bu sınırsız gücü erdem için kullanıyorsunuz. Bir gün değil, bir ay değil, tam 19 yıl boyunca her gün istisnasız.
Odadaki muhafızlar gözyaşlarını tutamıyor. Marcus son bir kez doğrulup pencerenin dışındaki doğan güneşe bakıyor: "Ağlamayın," diyor sakin bir sesle, "Güneş her sabah doğuyor, her akşam batıyor. Ben de görevimi yaptım ve şimdi gidiyorum.
" Peki, nasıl başladı bu hikaye? Nasıl oldu da sıradan bir Roma aristokrat, tarihin gördüğü en sıra dışı imparatora dönüştü? Cevap aslında bir çocuğun felsefeyle tanışmasında gizli.
Gelin, biz de Marcus Aurelius'un çocukluğuna gidelim ve oradan da bir imparatorun doğuşuna şahit olalım. Birlikte, birlikte yükseliyoruz. [Müzik] Milattan Sonra 121, Roma'nın altın çağı.
Hadrian İmparatorluğu, demir yumrukla değil; akılla yönetiyor. Britanya'da dev bir duvar inşa ettiriyor, Yunan kültürünü canlandırıyor, bilimi ve felsefeyi destekliyor. İmparatorluk o kadar genişlemiş ki Romalılar buna "O Kume" diyor, bilinen dünya.
Ama bu görkemli barış döneminin paak Roman'ın asıl mirasçısı henüz beşiğinde; Roma'nın Caelan tepesinde mermer sütunlu bir villada, soylu bir ailenin ilk çocuğu dünyaya geliyor. Adı Marcus Annius Verus. Babası senatonun en saygın üyelerinden, annesi İspanya'nın en köklü ailelerinden birinin kızı.
Kimse bilmiyor ama bu çocuk, Roma tarihinin akışını değiştirecek. 3 yaşına geldiğinde ilk trajedisini yaşıyor; Marcus, babasının ölümü. Büyükbabası Marcus Anus Verus alıyor sorumluluğunu, ama sıradan bir büyük-baba torun ilişkisi değil bu.
Büyükbaba Verus, Roma'nın en nüfuzlu figürlerinden biri; üç kez konsüllük yapmış, imparatorun en yakın danışmanlarından. Küçük Markus'un eğitimini bir imparator adayı gibi planlıyor. En iyi Yunanca hocaları, en ünlü retorik ustaları, en bilgili matematikçiler.
. . Ama genç Markus'un kalbi başka bir yerde atıyor.
Her fırsatta felsefe kitaplarına dalıyor, saatlerce düşünüyor, sorular soruyor. 12 yaşında kader karşısına Quintus Unius Rus'u çıkarıyor; Rusticus sıradan bir filozof değil, Stoacı ekolün yaşayan en büyük temsilcisi. Ve Marcus da farklı bir şey görüyor; bu çocuk, diyor büyükbabaya, sadece düşünmüyor, yaşıyor felsefeyi.
Rusticus, Marcus'a Epiktetos'un el yazmalarını veriyor: "Bak," diyor, "bu satırlarda bulacaksın aradığını ama okumak yetmez; her satırı yaşaman gerek. " Marcus o gece sabaha kadar okuyor metinleri, özellikle bir düşünce çarpıyor onu: "Kontrol edemediğin şeylerden endişe etme, sadece kendi eylemlerine odaklan. " İşte tam bu dönemde İmparator Hadrian dikkatini çekiyor.
Marcus, Hadrian'ın kendisi de bir entelektüel, şair, mimar, filozof ve gördüğü şey onu derinden etkiliyor. 17 yaşında bir genç, sarayın lüksü yerine stoacı sadeliği seçiyor. Milattan Sonra 138, Hadrian ölüm döşeğinde son ve belki de en önemli kararını veriyor: "Marcus, imparatorluğun geleceği olacak ama doğrudan değil; önce Antoninus Pius tahta çıkacak; Marcus da onun veli atı olacak.
" Marcus haberi aldığında günlerce uyuyamıyor. Günlüğüne yazdıkları çarpıcı: "Bugün kaderim değişti ama ben değişmeyeceğim; imparator da olsam dilenci de olsam görevim aynı: iyi bir insan olmak. " Böylece uzun bir hazırlık dönemi başlıyor.
Marcus, Antoninus Pius'un yanında çıraklık yapıyor; 23 yıl boyunca imparatorluğun her köşesini, her sorununu, her detayını öğreniyor. Ama asıl öğrendiği şey başka; gücü erdemle birleştirmek. Milattan Sonra 161 de, 40 yaşında tahta çıktığında artık tam anlamıyla hazır ama karşısında sadece politik zorluklar yok, asıl sınav gücün kendisiyle olacak.
Milattan Sonra 161 de Roma İmparatorluğu tarihte eşi görülmemiş bir yapıydı. Güneşin battığı İngiltere'den doğduğu Fırat'a, donmuş Ren Nehri'nden kavurucu Afrika çöllerine uzanan bu dev organizma, 20 farklı dilde konuşan, yüzlerce tanrıya tapan, binlerce yıllık farklı gelenekleri olan halkları tek çatı altında tutuyordu. Yönetmesi imkansız gibi görünen bu yapıyı bir arada tutan şey sadece Roma lejyonlarının gücü değildi; daha derin bir şey vardı: Romanitas.
Romalı olma fikri. Yunan filozofu, Mısırlı rahip, Suriyeli tüccar, İspanyol çiftçi de artık kendini Romalı hissediyordu. Markus'un tahta çıkar çıkmaz aldığı ilk karar Roma tarihinde bir devrim niteliğindeydi: Kardeşi Lucius Vusu ortak imparator ilan etti.
Senato şaşkındı; tek adamın mutlak hakimiyetine alışmış bir sistemde, gücü paylaşmak mı? Bu görülmemiş bir şeydi. "İki beyin, bir beyinden iyidir," diye yazmıştı günlüğüne, "İki çift göz daha iyi görür; imparatorluk tek kişinin omuzlarına yüklenemeyecek kadar ağır bir yüktür.
" Sarayda da benzeri görülmemiş değişiklikler yapıyordu. İmparatorluk sarayı geleneksel olarak lüksün ve şatafatın merkeziydi; altın işlemeli duvarlar, fil dişi yataklar, mermer havuzlar. .
. Ama Markus'un çalışma odası, tarih ustasının deyimiyle bir filozofun hücresinden farksızdı. Başhekim Galen bir gün dayanamayıp sormuş: "Efendim, neden kendinize bu kadar eziyet ediyorsunuz?
Biraz konfor mu derken? " Markus'un cevabı, tüm yönetim felsefesini özetliyordu: "Bir çoban, sürüsünü yiyerek mi çoban olur, Galen? Bir imparator da halkının sırtından lüks içinde yaşayarak imparator olmaz.
" Bu sadelik anlayışı devlet yönetimine de yansıdı. Roma hukukunda devrim niteliğinde değişiklikler yaptı; ilk kez köleler yasal statü kazandı. "İnsan, insandır," diyordu Marcus, "Özgür ya da köle olması bu gerçeği değiştirmez.
" Yetim çocuklar için okullar açtı, eyaletlerdeki yolsuzluklara karşı sert önlemler aldı ve en çarpıcı adalet sistemini baştan aşağı yeniden düzenledi. Mahkemelerde saatlerce oturur, en küçük davayı bile dikkatle dinlerdi. Bir gün, önemsiz gibi görünen bir mülkiyet davası tam 11 gün sürdü.
Senatörler homurdanmaya başlamamıştı. Bu kadar küçük bir dava için bu kadar zaman; Markus'un cevabı, bugün bile hukuk fakültelerinin duvarlarında asılı: "Roma'nın en küçük vatandaşının davası bile en büyük savaş kadar önemlidir. Adalet aceleye gelmez.
" Hazineyi kullanış biçimi de devrim niteliğindeydi. Önceki imparatorlar, saray eğlenceleri için servet harcarken, Markus bu parayı bambaşka şekillerde değerlendirdi; yoksul ailelerin çocukları için eğitim fonları kurdu, veba salgınında zarar gören şehirlere yardım gönderdi, kıtlık yaşayan bölgelere tahıl sevkiyatı yaptırdı. Özel hayatı da örnek gibiydi; eşi Faustine ile olan evliliği, Roma'nın dedikoducu toplumunda bile saygı uyandırıyordu.
13 çocukları oldu; her akşam, imparatorluk görevleri bittikten sonra çocuklarıyla vakit geçirirdi. Özellikle en küçük oğlu Commodus'a özel bir ilgi gösteriyordu. Belki de onda gördüğü bazı endişe verici işaretler yüzünden, günlüğünde sık sık tekrarladığı bir düşünce vardı: "İmparatorluk bir zevk değil, bir sorumluluk.
" Her akşam kendine sorardı: "Bugün bu sorumluluğu ne kadar iyi yerine getirdin? Kaç kişinin hayatına dokundun? Dünyayı biraz daha iyi bir yer yapmak için ne yaptın?
" Bu yaklaşım, işte Roma'yı derinden değiştiriyordu. İlk kez bir imparator, gücü sadece güç için değil, iyilik için kullanıyordu. Ama Markus'un karşısında sadece yönetim sorunları yoktu.
Çok daha büyük sınavlar kapıdaydı. Milattan sonra 165'e doğudan gelen kervanlar, Roma'ya sadece ipek ve baharat değil, görünmez bir düşman da getirdi. Öyle bir düşman ki, ne kılıç kesiyordu ne de kalkan koruyordu; Antonin vebası imparatorluğun kalbine doğru sessizce ilerliyordu.
Başhekim Gale'in kayıtları, durumun vehametini gösteriyordu. Roma sokaklarında her gün yüzlerce ceset toplanıyordu; zenginler villalarına kaçıyor, tapınaklar kurban kesilen yerler olmaktan çıkıp birer morga dönüşüyordu. Şehrin nüfusunun üçte biri yok olmuştu.
Saray protokolü netti; imparator ve ailesi derhal şehri terk etmeliydi. Markus'un danışmanları, hatta kardeşi Lucius Verus bile bunu öneriyordu. Ama Markus, belki de hayatının en önemli kararını verdi.
Sadece Roma'da kalmakla yetinmedi; sarayın kapılarını ardına kadar açtı, hazineden muazzam bir bütçe ayırdı, tedaviler için Gale'in gözetiminde yeni hastaneler kuruldu. En çarpıcı sı, vebadan ölenlerin cenaze masraflarını bile devlet üstlendi; Roma tarihinde ilk kez bir imparator, halkının acısını bu kadar derinden paylaşıyordu. Ve sanki veba yetmezmiş gibi imparatorluğun her köşesinden kara haberler gelmeye başladı.
Doğuda Part İmparatorluğu saldırıya geçmişti, kuzeyden Germen kabileleri akın akın geliyordu. Markus'un kardeşi ve ortak imparator Lucius Verus, doğu seferinde vebaya yenik düştü. Tüm bu kaos ortasında, en acı darbe içeriden geldi; en güvendiği generallerinden Avidius Cassius, Suriye'de kendini imparator ilan etti.
Üstelik yalan bir haberle, Markus'un öldüğünü duyurmuştu. Roma tarihinde böyle durumların tek bir sonu vardır: Kanlı bir iç savaş. Ama Markus yine şaşırttı herkesi; ordusuyla doğuya doğru yöneldi ama savaşmak için değil, "Bir Roma Generali" dedi askerlerine, "Başka Romalıları öldürmek için değil, korumak için.
" Yemin eder Cassius, Markus daha yoldayken kendi askerleri tarafından öldürüldü. Şimdi herkes bekliyordu; casusun ailesi ve destekçileri nasıl cezalandırılacaktı? Markus tam tersini yaptı.
Sadece affetmekle kalmadı, casusun çocuklarına koruma sağladı. Bu dönemde, kişisel hayatında çok büyük acılar yaşıyordu; sevgili eşi Faustina II'yi kaybetti, çocuklarının çoğu küçük yaşta ölmüştü ve belki en acısı, hayatta kalan oğlu Commodus da gördüğü değişimle genç prens, babasının tüm değerlerinin aksine, vahşi oyunlara ve şiddete meraklı bir genç olarak yetişiyordu. Günlüğünde bu zorlu dönemi nasıl atlattığını ipuçları var: "Her zorluk bir fırsattır," yazıyordu.
"Veba merhameti öğretir. Savaş barışın değerini, ihanet affetmeyi. " Part tehdidini diplomasiyle çözdü; Germen kabileleri ile savaşmak zorunda kaldığında bile, zaferden sonra onlara toprak verdi, Roma vatandaşlığı tanıdı.
"Düşmanı yenmek kolay," diyordu generallere, "zor olan onları dost yapmak. " Milattan sonra 178'de 60 yaşına yaklaşmasına rağmen son büyük seferine çıktı; German'ın dondurucu soğuğunda ordusunun başında ilerliyordu. Geceleri çadırında titrek bir mum ışığında günlüğüne notlar düşüyordu: "Vücudum yorgun ama ruhum güçlü.
Görev çağırıyorsa, yaş sadece bir sayıdır. " Bu sefer sırasında ordunun ilginç bir rutini vardı; her sabah şafakla kalkar, güneşin doğuşunu izlerdi. Bir subay sormuş: "Neden her sabah güneşi izliyorsunuz?
" "Efendim," Markus'un cevabı, tüm yaşam felsefesini özetler gibiydi, "Güneş, görevini nasıl aksatmadan yapıyorsa ben de öyle yapmalıyım son nefesime kadar. " Ve işte o son sınav yaklaşıyordu. Milattan sonra 180 kışı, her zamankinden daha sert vuracaktı.
Vob Bonya, Markus'un son ve belki de en zor sınavı başlamak üzereydi. Milattan sonra 180 yılının o amansız kışında, Vob Bona Askeri karargah tarihinin en zorlu günlerini yaşıyordu; dışarıda Germen kabilelerinin tehdidi, içeride ise daha büyük bir endişe. Marcus Aurelius ateşler içinde yatıyordu; odada sadece en yakınları vardı: Commodus, imparatorluk konseyi, birkaç sadık muhafız.
Historya ustanın kaydettiğine göre, Markus son dersini vermek için hazırlanıyordu ama bu sıradan bir veda değildi. Bir imparatorun değil, bir babanın, bir filozofun son öğütleri. "Bak, oğlum," dedi Markus titrek ama kararlı bir sesle, "Sana sadece bir taht değil, bir sorumluluk bırakıyorum.
" Yastığının altından çıkardığı yıpranmış papirus tomarları, o meşhur günlüğünü oğluna uzattı. "Asıl mirasım burada yazılı: Güç seni değil, sen gücü kontrol etmelisin. " Commodus'un yüzünde en ufak bir değişim bile yoktu; babasının gözlerindeki endişeyi görmezden geldi.
Markus biliyordu son yıllarda, oğlunun gladyatör dövüşlerine olan tutkusunu, şiddete meyilli karakterini, lükse düşkünlüğünü görmüştü. Hastalığı ilerledikçe bile devlet işlerini bırakmadı; Germanya sınırından gelen raporları dinliyor, talimatlar veriyor, son düzenlemeleri yapıyordu. Bir yandan da günlüğüne son notlarını düşüyordu: "Bir baba olarak başarısız oldum belki ama bir insan olarak elimden geleni yaptım.
" Ölümünden önceki son günlerde yanındakilere sürekli aynı dersi veriyordu; doğa yasasından, dönüşümden, değişimin kaçınılmazlığı bahsediyordu. Generallerden biri gözyaşlarını tutamadığında, Markus son kez doğruldu. Pencereden dışarı doğan güne baktı.
"Neden ağlıyorsunuz? " dedi; sesi artık çok hafifti ama kelimeleri keskindi. "Yukarı bakın, doğanın yasasını görmüyor musunuz?
Her şey dönüşür; Roma'da dönüşecek. Önemli olan özünü koruyabilmek. " Son sözleri, muhafız komutanına günün parolasını verirken geldi: "Aquan Nitas," yani sükunet.
Tarihçi Cius Diya göre bu kelime, Markus'un tüm yaşam felsefesinin özetiyle gerçekten de dönüştü. Commodus, babasının tam tersi bir hükümdar oldu; kendini Roma'nın Herkülü ilan etti. Gladyatör dövüşlerine çıktı, senatörleri katletti.
Tarihçiler bu dönemi Altın Çağın sonu olarak adlandırır. Ama Markus'un gerçek mirası, tahtında değil, düşüncelerindeydi. Günlüğü, yüzyıllar boyunca insanlığa rehberlik etti.
Hapishane hücresinde Nelson Mandela bu satırlardan güç aldı, Büyük Frederick savaş meydanında bu metinleri okudu. Modern çağda Bill Clinton'dan James Mattis'e kadar pek çok lider, bu felsefeye başvurdu. Markus, bize çok temel bir gerçeği gösterdi: Güç, sizi değiştirmek zorunda değil.
Her koşulda, her durumda iyi bir insan olabilirsiniz. Roma tarihçisi Edward Gibbon da söylediği gibi: "Marcus Aurelius'tan sonra tarih bir daha asla güç ve erdemin bu kadar mükemmel bir birleşimine tanık olmadı. " Mezar taşı bugün kayıp, ama belki de mezar taşı yazılabilecek en güzel sözlerden birisi, kendi yazdığı şu sözler olurdu: "Yaşadığın her an bir seçim yap.
İyi olmak için bu senin doğanda var ve doğana karşı gelmek insanlığa karşı gelmektir. " [Müzik] Gelmektir, havakent. [Müzik] Sundum.